Tevâfukdur ki, güzel insan İrfan Fethi Gemuhluoğlu henüz istifâde ettiğim bir yazısına şu şekilde başlıyor:
"Evveli, âhiri, zâhiri, bâtını selamlarım. El-Evvelü Allah, El-Âhirü Allah, Ez-Zâhirü Allah, El-Bâtınü Allah… Sâhib’i selamlarım, sağımı, solumu, önümü, arkamı selamlarım. Levlâke
sırrının mazharını selamlarım… Hadîce validemi, Fâtıma validemi
selamlarım… Çihar-ı Yâr-i Güzin’i selamlarım… Ve sizi selamlarım… Peygamber-i Ekber bir hadis-i nebevilerinde buyuruyorlar ki; “Önce selam, sonra kelam.” Önce sizi selamlıyorum."
Gedânın kelâmı da bu nazarla düşer gönülden. Nasip olur ki, burada hayra yârenlik edelim inşaallah.
Bir kelâm ehlinin bir kaç gün aralıklarla çıkan yazılarının birinde rastlamıştım bu isme. Gülseren Gümüş... Fikriyle kıymet bulan bu kalemden çıkan bir kaç satır güzel cümle yetti bu duvarın önünde bitişime; lakin engelin, daha kitabın temininde başlaması fazlasıyla ironik olmuştu elbette.
1973 yılında Almanya'da doğan Gülseren Gümüş, kısa hayatına 9 yıllık bir evlilik, bir ayrılık ve büyük bir mücadele, günden güne hayatını çalan bir kas rahatsızlığı, kanaat, tefekkür, hamd sığdırmış; 39 yaşında rahmeti Rahman'a kavuşmuş bir hanımefendi.
"Her gün giderek güçsüzleşen bedenimdeki arta kalan kıpırdayışların hakkını vermeye çalışıyorum."
Hakkını vermeye çalışmak... Hakk'tan gelene razı olmak, O'nun lutfettiği kadarıyla dünya imtihanını en iyi şekilde tamamlamak, O'nun rızasını kazanmak üzre mücadele vermek, O'na sığınmak...
Senai Hocamız ne de güzel ifade ediyor eserin önsözünde; "Elinize aldığınız kitabın sayfalarında iddiasız bir hayatın öyküsü var. Sade. Duru. Naif. Bir o kadar da sürpriz bir hayat bu. Şimdiye hayatta olmaması beklenen birinin hayatı. Hayatta olmasının beklenmediğini bilen Gülseren kardeşimin hayat öyküsü. Alışılmamış bir hayat. Her yeni güne ödünç verilmiş hicabıyla başlayan hayat."
Ruhu öylesine kıpır kıpır ki, çoğu kez bedenî eksikliğini unuturyorsunuz bir çok satırda. Ve sanırım bunu da "hiç biter mi" dediği umutlarına bağlamak lazım.. Çocukluk yıllarına ait bölümde, kağıda düşen iç sesleri öylesine samimi ve büyük ki, her birinde bir ibret var. Bizlerin bedenlerimizi koşturduğumuz sokaklarda, o çocukluk heyecanını, heveslerini ve yetinmişliklerini koşturuyor. Hele bir de arkadaşı var ki, tüm eksiklikleri tamamlayacak bir dost.. Şöyle tarif ediyor O'nu:
"Evde her şey sessiz ve karanlık... Herkes uyurken ben tavana çizdiğim dünyaya bakıyorum. Sanki bir sır ile karşı karşıya kalmış gibiyim. Dünya yuvarlakmış diyorum. Gözlerimle tavana çizdiğim dünyayı tekrar gözlerimle siliyorum. Dünyayı yok ediyorum. Yok, kalıyor geriye. "Yok" a dalıyor gözlerim. "Yok"u yok etmeye çalışıyorum. Gözlerimle "yok"u da siliyorum, yine yok kalıyor geriye. "Yok" u yok edemiyorum. Yoklukta bulduğum Allah ile arkadaş oluyorum. O geceden sonra, hatta bir çok gecelerden sonra, 13300 gecelerce herkes uyurken sessizce arkadaşımla, en yakınımla buluşuyorum. Beni hiç bırakmayan Allah'la..."
Her vâr'ın bir Sahibi var iken, yok'un da bir Sahibi vardı elbet; yokken varolan bir yok'un, "Ol!" denildiğinde varolan...
Kabullenişini ve O'ndan gelene tâbî oluşunu öyle güzel açıklıyor ki;
"Allah'ın benim için uygun gördüğü şekil ile hayatın tam ortasındaydım. Mutlak hikmet sahibi beni böyle şekillendirmişti. Hikmet sahibinin verdiği şekilde hiç hikmet olmaz mıydı? Hayatın tam ortasında ben de vardım. Şeklim ile bana biçilmiş rolü çok iyi oynamalıydım."
Okul yıllarını anlattığında ise sizi de alıp o yıllara götürmesine ister istemez kendinizi teslim ediyorsunuz. Akşamdan çanta hazırlamacalar, beslenme çantaları, ödevler, okul servisi beklemeceler, teneffüs arası sohbetleri... Tabii tüm bunlar hepimizin hayatında varolan güzel hatıraların bir kısmı; lakin Gülseren Hanım'ın hayatında her zaman iyi şeyler olmuyor. Sanırım o yıllarda çocuk gönlüne en çok dokunanı da engelli bireylerin eğitimine olanak sağlayan okulların normal bireylerinkinden ayrı olması. Daha kötüsü ise bu okulların yanyana inşaa edilmesi. Şöyle anlatıyor bu durumu:
"İki okulun arasında neden parmaklıklar var. Matematik dersinde çarpma, bölme, toplama, çıkarma kuralları bizim öğrendiklerimizden farklı mı? Onların Coğrafya dersinde öğrendikleri dünya bizim bildiğimiz gibi yuvarlak değil mi yoksa? İngilizceyi farklı şivelerde konuşup, Almanca dersinde fiilleri çekmiyorlar mı? Okullarımızın arasında neden parmaklıklar var? Neden bir engel duvarı ördünüz etrafımıza? Üniversiteye hazırlanabilmem için neden uzaktaki yatılı okula gitmek zorundayım? Yaşadığım şehirde bulunan öğrencileri üniversiteye hazırlayan okullarla aramda neden bir engel duvarı var? Neden gittiğim okulda eğitim seviyesi sınırlı tutuldu? Ya daha fazlasını yapabiliyorsam?!"
"Sevilenin her şeyi, sevenin gözünde her zaman sevgilidir. İncitirse de,
iyilik ederse de sevilir. Sevmek nimeti ile şereflenenlerin, sevmenin
tadını alanların çoğu, sevdiğinin iyiliklerine kavuşunca sevgileri
artar. Yahut incitmesinde de, iyiliğinde de, sevgileri değişmez." diyen İmam-ı Rabbani hazretlerinin sözüne ne de güzel bir örnektir Gülseren Hanım'ın şu hali:
"Umudun umudu biter mi? [...] Hayat ölüm dediğimiz sonsuz başlangıcın imkanıydı. İnsan imkanı ve imkanı oluşturan her şeyi sevmez miydi? O imkanı oluşturan her ne varsa yine bir imkandı. İmkanı doğuran imkancıklar vardı ve bizim bütün bunları yaşamamızı isteyen, "ol!" dediğinde olan, O vardı.."
Hepimizin gönlüne düşen sevdaluk onun da gönlüne düşer elbet. Yaşı henüz on yedi. Her mahallenin bir güzeli olur ya, işte o güzellerden bir güzele kayar gönül. Otobüs durağında vuku bulan ve bir "merhaba" ya onlarca anlam katan. "Naif bir hayat" demişti ya Senai Hocamız, işte bu naiflik Gülseren Hanım'ın şu cümlesiyle vuruyor beni:
"Benim sevdaluk etmem gülsuyuna batırılmış bir sigara izmariti ve bir merhaba miktarıydı..."
İsmail Kılıçarslan okusaydı, der miydi "işte bunlar hep şiir" diye...
Sahi "gülsuyuna batırılmış bir sigara izmariti" de neydi? Bunu da kitaba tâlib olanlara bırakalım artık.
Gün olur, gül suyuna batırılan sigara izmariti Üsküdar sularında uğurlanır. Ardından "tatmamı istemişti tatmıştım, izin verdiği kadarıyla yaşamıştım" diyerek.. Ha! bir de "Gülseren sevdaluk edemez" diyen babasına "Sevdaluk edebildim, sevdanun acısını da çekebildim" demeyi unutmadan...
Evlilik, yol'daş olunan dokuz yıl, ayrılık, yeni bir başlangıç ve Güldeste Dayanışma Derneği...
İçime dokunan satırlarından bir kaç tanesini daha paylaşıp burada bitirmeliyim. Dillere biraz bal sürmekti bu gedânın niyeti, temenni odur ki her gönle ulaşsın Gülseren Hanım'ın bu eseri.
"Biz birbirimizi hesaplamazken, bizi birbirimizle hesaba katan mutlak hikmet sahibi vardı. Bana çok uzak yerlerden, çok uzak bir hayattan gelmişti. Öncelerimiz bizi birbirimize hazırlarken, sonralarımızı birbirimizle yaşadık.."
"Rabb'im beni şaşırmış bulupta, yolda bırakma. Hayatımda Duhanı eksik eyleme.."
"Allah'ım, yaşadığım bu hayatta bana benden daha yakın olan, beni benden daha iyi bilen, beni benden daha çok seven, öncelerimi sonralarıma ayarlayan, beni imkânlarla lutüflandıran, imkânları farkedilme basiretiyle beni şereflendiren, hala yaşama sebebime tutunarak iman gücüyle beni kuşatan senden başkası değil Allah'ım. Verdiğin ve vermediğin her şey için sana teşekkür ediyorum. Verdiklerinle ihtiyaçlarımı görürken, vermediklerinle farkında olabilme zenginliği ile beni kuşattın. Bana yaşattığın bu muhteşem hayatı kaleme alarak başka hayatlara vesile olabilmeyi bana nasip eyle."
"Yaşadıklarımı yazdığıma; Şahid ol Yâ Rab! Şahid ol Yâ Rab! Şahid ol Yâ Rab!"
"Aslında Müslüman olarak yapmamız gereken her şeyi erteliyoruz, namaza başlamak gibi, anne olmak gibi, eş olmak gibi.. Bütün bu olmamız gerekenleri erteleyerek, olmasakta olurlarımızı önceliyoruz maalesef.. [...] Aynı yöne bakabileceğimiz, Hak yönüne bakabileceğimiz eşlerle bizi karşılaştırmasını ümid ediyorum.."



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder